Pages: << 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 ... 38 >>
İnsan ırkına olan tiksintim gün geçtikçe artıyor.
Sebeplerinden biri sanırım birkaç gün önce sabahın beş buçuğunda uyanıp başucumda tanımadığım bir adamla telefonumu alırken göz göze gelmiş olmam olabilir. Şuurum açılıp onun hırsız olduğunu anladığımda bu o.çocuğu insan çoktan sıvışıp gözden kaybolmuştu.
Bu hikayeyi çok fazla duydum ve evimizin ikinci katta, pencerelerimizin çürük ve açık olmasından dolayı bunun zaten beklentisi içindeydim ve yaşayacağım korkunun hötürtecek türden olacağını düşünüyordum. Bu tür korkuları olanların içlerine serin sular serpmek istiyorum: o kadar da korkutucu değil. Hatta kendinize gelip korkayım diyene kadar bu şerefsiz insanlar ortadan zaten kayboluyor.
Evet olay aynen böyle oldu... Bir anda gözlerimi açtım. Bir adam vardı, gözlerimin içine bakıyordu, yanımda sandalyede duran telefonuma uzanmıştı. Ben uykudan henüz uyanamamış olduğum için onu bir akrabam zannettim ve bizim odada ne aradığını merak ettim. Korkutucu bir tipi yoktu. Kafasında çorap falan yoktu. Sokakta yürüyen normal, temiz yüzlü diyebileceğimiz, sarışın genç bir adamdı. Yüzünde korkutucu bir ifade yoktu. Sakindi. Arkasını dönüp odadan çıktı. Tam çıktığı anda ben o sersem uykudan uyandım. "Evde bir adam var ve telefonumu aldı" diye düşündüm. O zaman kalbim küt küt attı ve Ertan'ı sarsmaya başladım. Sokak kapısının çarpma değil ama çekilme sesi duyuldu. Hemen arkasından da apartman kapısının açılması. Sadece bunlar...Ayak sesi bile yoktu... Salona koştuk. Ertan pencereden baktı. Sokak boş. Herşeyimin içinde olduğu laptop çantamın yerinde olmadığını gördüm ve hassktir dedim.
Çalınanlar:
Nasıl olmuş:
Bir insan hangi hakla benden izinsiz benim evime girer, hangi hakla ben uykudayken benim yatak odama girer ve hangi hakla benim eşşekler gibi çalışarak kazandığım parayla aldığım eşyaları alıp götürür? Bunda şu sonuç çıkıyor : biz başkasına ait olanı çalmak varken
günde 9 saat kendimizi işyerine kapatıp boşuna helak ediyoruz.
Beni en çok sinirlendiren hiçbirşey yapamamış olmak. Ne yapsaydım da bunu önleyebilseydim diye düşünüp duruyorum ama bunun kesin bir cevabı yok.
Merak ettiklerim
Bu tür bir olaya maruz kalanlar ne yapmalı
Bu hafta resimlere bakmaya gideceğim ve teşhis etmeyi umuyorum. Eşyalardan pek umudum yok ama adamlar yakalanırsa ben daha rahat uyuyabilecek miyim? Hayır...
Genelde Microsoft teknolojileri ile uğraşıyor olsamda gittikçe yaygınlaşan Sharepoint ile ilgili fikirlerimi paylaşmak istedim.
Adil olmak adına pozitif ve negatif yönleri üzerinden devam etmek istiyorum.
Zaten bir çok yerde bu soruya cevaplar verildiği için listeyi kısa tutayım dedim. Bana göre iyi olan özellikleri;
Eğer;
sorularından çoğunluğuna evet diyorsanız Sharepoint sizi muhtemelen mutlu edecektir. Eğer aklınıza yatmadı ise yerine deneyebileceğiniz oldukça fazla open source alternatifler var ancak bulmacanın parçalarını bir araya sizin getirmeniz gerekiyor. Özellikle belirli konularda farklı alternatifleri kullanmak sizin faydanıza olacaktır.
Quentin Tarantino'ya Pulp Fiction'u izlediğimden beri hastayım.O filmi en az üç kere izlemişimdir. Şimdi sevdiğim diğer filmleri olan Rezervuar Köpekleri'nden veya Four Rooms (Man from Hollywood kısmı)dan değil de Death Proof'dan bahsederek bu adamı göklere çıkarmayı planlıyorum.

Death Proof'un sonlarına doğru Quentin Tarantino'nun müthiş bir sanatçı olduğunu ve zaman geçtikçe daha da iyiye gittiğini, daha güzel film yaptığını düşündüm. Sanatçı insanı diğerlerinden ayıran, yarattıklarının karakteristik olmasıdır zaten.
Eser sayısı arttıkça özellikleri daha da belirginleşiyor. Bu şu demek: adam bazı şeyleri seviyor, bunları kullanmaktan da zevk alıyor.

Tarantino'nun Death Proof'a bağlı olarak sevdiği ve kullandığı bazı şeyler ise şöyle...
--Lee karakterinin kıyafeti.. Sarı ve yanlarda siyah çizgileri var. Kill Bill'de Uma Thurman'ın giydiği renkler ve tarz..
--Tarantino'nun oynadığı karakterin söylediği "tasty beverage" (lezzetli içecek) lafını Four Rooms'daki Man From Hollywood'da yine Tarantino'nun oynadığı karakter ve Pulp Fiction'daki Samuel Jackson'un Jules karakteri de söylemektedir.
--Zoe Bell kendi dublörlüğünü yapmıştır. Kill Bill'de de Uma Thurman'ın dublörlüğünü yapmaktadır.
--İkinci bölümde kızların kafeteryadaki muhabbeti tek defada çekilmiş ve 7 dakika sürmüş.
--Red Apple sigaraları Tarantino'nun imzasıdır denilebilir.
--Filme eski ve yıpranmış görüntüsünü veren çizikler bilgisayarla değil elle yapılmış.
Bunun gibi filmle ilgili bir sürü ayrıntıyı İngilizce olmak suretiyle buradan edinebilirsiniz.
Pulp fiction'da ve Kill Bill'de hikayelerin çok önemli bölümlerinde intikam teması işlenmiştir. Death Proof'da da bu kokuyu yoğun olarak almak mümkün.
Tarantino'yu ne zaman görsem neşeleniyorum. Bu da başka bir ayrıntı..
Belki daha sonra en sevdiğim film olan Pulp Fiction hakkında da yazarım. Ama bu bölüme bir kıyak link eklemek istiyorum. Samuel Jackson'un dehasıdır. Bu sahneyi seyretmemiş bir insan tam olarak yaşıyor denemez hatta ![]()
Hitler'e yapılan suikastı anlatan film.

Hitler Almanya'sıyla ilgili filmleri, belgeselleri izlediğim zaman çok şaşırıyorum. Koskoca milletin beyninin bir deli adam tarafından bu kadar başarılı şekilde yıkanması hayret verici. Dünyayı ele geçirmek istiyor ve etrafındaki insanlar ona tapıyor.
Ama bu tabiki benim fikrim. Yoksa bugün bile kitleleri her tür fikir doğrultusunda motive edebilmek mümkün. Yetenek meselesi...
Ve tabiki karşı gelen, dur demek isteyenlerin ortaya çıkması kaçınılmaz.
Ben bu suikastın belgeselini de izlemiş ve "tüh" demiştim. Film çok başarılı. Ne olacağını bildiğim halde gerildim, heyecanlandım. Stauffenberg'in yerinde olsam yapabilir miydim acaba diye düşündüm.
İnsan Hitler'e şanslı p.venk demekten kendini alamıyor. Adam ölmek bilmiyor yahu...
Hitler'in son günleri ve sığınaktaki ölümünün hikayesini anlatan Downfall -Der Untergang (2004) - filmini de izlemiştim. Propaganda bakanının karısı Magda Goebbels'in çocuklarını zehirleyişi de ayrı bir çıldırış hikayesiydi...
Sophie Scholl: The Final Days (2005)'i de bu toplu deliliğe karşı çıkanların başına neler gelebildiğini gösterdiği ve kişiyi derin streslere soktuğu için tavsiye ediyorum.
Walküre'ye geri dönersek, tanınmış, iyi oyuncular, güzel performanslar. Tom Cruise yaşlandıkça güzelleşen ve güzel filmlerde oynayan bir adam. (bkz. Son Samuray) Sağlam bir aktör daha söylemem gerekirse Underworld: Rise of the Lycans'daki Viktor'u hatırlayınız, o da var...
Walküre Wagner'in 1870'de yazdığı dört bölümden oluşan Der Ring des Nibelungen operasının ikincisi.
Walküre - Valkyrie :
Valkür. İskandinav mitolojisinde Odin'in yardımcısı olan ve ata binen savaşçı bakire imiş. Savaşta kimin öleceğine karar verirlermiş. Öldükten sonra bu kahramanları Odin'in yönettiği Valhalla adlı katliam dehlizine getirirlermiş.
Daha ayrıntılı bilgi burada..
Wagner'i seven Hitler kendisi öldükten sonra ne yapılması gerektiğini anlatan Walküre adında bir operasyon hazırlatmış. Abiler suikast planını bu operasyon etrafında şekillendirmişler.
Ne yazık, bu çabayı gösteren adamları hiçkimse hatırlamıyor, Hitler'i ise unutmak imkansız!

1944'de Hitler'e suikast düzenleyen Claus von Stauffenberg
1913'de İstanbul'da doğup 1993'de Paris'de ölen bir solcumuz, şairimiz, ressamımız kendisi. Rusya'da sinema eğitimi görmüş. Paris'de Picasso'la arkadaşlığı olmuş, hatta resimleri de bir süre Picasso resimlerine benzemiş. Fransa, Cezayir, Amerika'da sergi açmış.
Şöyle resimleri var..


Ne Abidin Dino ne de Picasso'nun resimlerinden birşey anlamıyorum. Ben kalkıp böyle resimler yapsam "hadi len" derler bana eminim. Farklı bir çevre ve olgunluk gerektiriyor olmalı...Bilmem...
Ama asıl olay bu değil... Bir arkadaşım zırt pırt "Nazım Hikmet, Abidin Dino'ya bana mutluluğun resmini yapabilir misin? demiş, o da oturmuş bu resmi yapmış" deyip, aşağıdaki resmi gösterip dururdu. Ben de daha önce Abidin Dino'nun resimlerini görmediğim için bunu doğru zanneder, "vay anasını ne güzel resim, hakkaten çok mutlular" diye saf saf düşünürdüm.

Meğer alakası yokmuş
Böyle bir soru varmış ama sevgili Abidin bu soruya bir şiirle cevap vermiş, o şiirde de ancak dostu Nazım Hikmet'in memleketine dönebildiği zaman mutluluğun resmini yapabileceğini hatta bu resme tuval bile yetmeyeceğini anlatmaktaymış.
Birisi de nereden uydurduysa Dianne Dengel adındaki ressama ait olan bu resmi bulup bir de altına Abidin Dino yazıp ortalığa salmış bizim millet de inanmış.Hehehehehe...